BEYRUT-LÜBNAN

BEYRUT-LÜBNAN

BEYRUT-LÜBNAN

İçinde gezi perisi saklı olanlar, fırsatları değerlendirme konusunda on kaplan gücünde olabilirler. İşte ben, çocukları, evi, işyerini bu güçle ayarlayıp, bavulumu yola çıkmadan bir saat öncesinde tıkıştırıp, bir çantayı da sırtıma atıp, kendimi Vural ile Beyrut’ta buldum.
Tabiki “Doğu’nun Paris’i” tabirinde çok şey saklı olabilirdi ancak savaştan çıkmış, yakın zamanda bombalar patlamış bir şehirde beklentimi yüksek tutmamaya çalışarak, Fehim Taştekin ile Hüsnü Mahalli bilgilerimi toparlamaya çalışıp, sabırla şehre kavuşmayı bekledim.
Middle East (MEA) havayolları ile uçuş yaklaşık 1 saat 45 dakika sürdü. Beyrut saati Türkiye ye göre 1 saat geride bu arada. Uçakta doldurulması tercihe bırakılan formları pasaport kontrolde zorunlu tuttuklarını yazmalıyım. Tekrar sıranın sonuna geçmek moral bozucu oluyor.
Hariri Havaalanından şehir merkezine yaklaşık 10km var ve taksiyi önceden (otel rezervasyonunda) ayarlarsanız daha iyi olur. Çünkü havaalanında bir taksi durağı yok.
Beyrut, 1,5 milyonluk bir başkent. Etnik ve dini yapısı çok çeşitlilik gösteriyor. Şehir, 1975 te başlayan iç savaş ve 2006 da İsrail ile savaşın izlerini halen taşıyor. Bugün ise güvenli bir şehir.

Beyrut’un yeniden inşa edilmiş ve lüks sayılan bölgelerinden biri Downtown bölgesi. Hatta oteller bölgesi demek daha doğru. Bölge, Solidere olarak da biliniyor. Aslında Solidere, Beyrut yönetiminin şehrin yeniden inşası için anlaştığı bir inşaat firması. İnşa süreci halen devam ediyor. Tabi anlaşamayan işletmeler de var. Aşağıdaki fotoğrafı marinanın hemen yakınlarında çekmiştim. .

Şehrin kuzeyinde yer alan Zaitunay Koyu yeniden inşa edilen Downtown bölgesinin tacı gibi duruyor.  Çok büyük bir marina değil ancak lüks yatların dışında sıradan bir tekne göremiyorsunuz.

Downtown’da iki meydan önemli. Biri Martyrs (Şehitler) Meydanı ve diğeri Place de’l Etoil/Nejmeh (Yıldız Meydanı). İki meydan birbirine yakın.Gezimin başlangıç noktası Place de’l Etoil meydanı oldu.

Meydan, bir saat kulesi ile süslü. Meydana bağlanan her sokakta barikat, asker ve polisler var. Dikenli teller gayet ‘sokağın doğal unsuru’ gibi duruyor.

Meydana çıkan sokaklardan birinde Al-Omer Camii’ni görmelisiniz. Eski bir Haçlı kilisesi imiş. Memlükler zamanında camiye çevrilmiş.

 

 

Meydana ulaştığınızda ise St.George Ortodoks Katedralini gezebiliyorsunuz. Bazı kiliselerde fotoğrafa izin veriyorlar ancak burada Katedralin içinde fotoğraf çekmek yasak.

Biraz ileride Martyrs Meydanına yakın St Georges Maronite Katedralini ve çan kulesini görebilirsiniz.

Hemen meydana yakın Roma hamamlarını da görmeden geçmeyin.

Diğer meydan ise Martyrs Meydanı. Aynı adlı bir heykel meydanı süslüyor. Meydana ev sahipliği yapan eser ise Muhammed el Emin Camii. Sultan Ahmet Camii model alınarak yapıldığını okumuştum bir yerde. Kubbeleri mavi ve oldukça ihtişamlı bir cami.

 

 

Şehrin detaylı bir haritasını bulamadım. Ancak biraz dolaştıktan ve eski usul ‘sora sora’ istediğiniz her yeri bulabiliyosunuz.

İkinci gün, Martyrs Meydanını bölen caddenin karşı (doğu) tarafını keşfetmek hedefim idi. Yol üzerinde ilk durağınız St. Gregorie Ermeni Katolik Katedrali oluyor. Hemen yakınlarında Saifi Bölgesi gezilebilir. Bu bölge, renkli boyanmış evleri, sokakları ve sanat galerileri ile bir Avrupa şehrindeymişsiniz hissi yaratıyor.

 

Buradan devam ederk Sursock Müzesini bulmalısınız. Beyrut’un simgelerinden sayılan yerlerden biri.

Buradan artık asıl hedefime National Museum a ulaşmak için yollara düşüyorum. Şehirde bir toplu taşıma/tren sistemi yok. Otobüs hiç görmedim sadece Cornish dedikleri sahil yolunda işleyen minibüsler var. Ancak ben mümkün olduğunca yürümeyi tercih ettim. Bence şehri tanımanın en doğru ve keyifli yollarından biri. Hedefim National Museum’a ulaşmak demiştim. Şehrin Archarief (Eşrefiye) bölgesinden geçerek daha güneyine iniyorsunuz. Yollarda ilerlerken görüntülerin nasıl değiştiğine şahit oluyorsunuz. Biraz Etiler den Gültepe ye gitmek gibi. Yollarda hiç tedirgin olmadım. Çok muhafazakar bir çevre beklerken, her sokakta bir kadın görebiliyorsunuz ve her yerde kadınlar çalışabiliyor. Mağazalarda , güvenliklerde, havaalanında, yollarda kadınlar var. Bu bence çok güven verici.

Yolumuzun üzerinde ilk durağım St. Joseph Üniversitesi (University Saint Joseph Beirut) oldu. Bu arada üniversitelerin kampüslerine girebiliyorsunuz. Beyrut Amerikan Üniversitesi’nin içinde arkeoloji müzesi olduğu gibi, St. Joseph Üniversitesinin içinde de Mineral Müzesi (Mim Museum) var. Dünyanın her yerinden getirilen mineral örnekleri (Yunanistan, Azerbaycan, Rusya filan var ama Türkiye’den getirilen bir örnek yoktu bu arada) ve Byblos’ta bulunan 100 milyon yaşındaki fosiller mutlaka görülmeli.

 

 

 

Üniversitenin bahçesinde bir kahve molası vermek çok iyi geldi çünkü benim müzeyi gezmem yaklaşık iki saat sürdü. Kampüsten yaklaşık 200 mt. güneye yürüdüğünüzde, ileride, ulusal müze binasını bir kavşağın yanında görebilirsiniz. 1942 yılında açılmış. Savaşta korunmaya çalışılmış. Ancak tahrip olmaktan maalesef kurtulamamış eserler var. Hatta yüksek ısıdan zarar gören eserlerin sergilendiği bir bölüm de var. Binanın ve şehirdeki pek çok tarihi yapı kalker (kireç) taşı ile yapılmış.

Üçüncü gün ise şehrin sahil yolunda dolaştım. Bu yolun başında eski başbakan Refik Hariri’nin suikaste uğradığı yerde kendi heykeli olan küçük bir park yapmışlar. Güvercin kayalıkları (Pigeon Rocks), Cornishe adını verdikleri sahil yolunun üzerinde denizin içinde bir kaya grubu. Hoş ancak gitmeye gidecek kadar değil bence.

Beyrut Amerikan Üniversitesi içinde bir arkeoloji müzesi olduğunu yazmıştım. Ortadoğunun en iyi üniversitelerinden biriymiş. Üniversitenin kampüsü muazzam.

Biraz da mutfaklarından bahsetmem gerek. İki lokantayı yazmalıyım. Biri marinada ‘Babel’ Restoran. Bir balık restoranı ve deniz ürünlerinden yapılmış mezeleri ve humus çok lezzetliydi. Diğer restoran Ashrafiye’de Abd el Wahab. Burasının da kebapları ve yine mezeleri meşhur. Fattouch salataları var. Tabule, mohammara bizde belki Antep mutfağına yakın tatlar.

Beyrut çok pahalı bir şehir. Ucuz bir bardak kahve (americano) 5.000 Lübnan lirası. 1 dolar yaklaşık 1.500.-lübnan lirası olunca yaklaşık 13 TL’ye içiyorsunuz. Lübnan’ın ulusal içeceği ‘Arak’ bizim Rakımıza göre daha sert sanırım alkolü daha fazla. Daha uzun bardaklarda, içinde buz ile servis yapıyorlar ve yanında suyu yok. Kendi yapımları olan biraları Almaza’yı yaklaşık 9.000 lübnan lirasına içiyorsunuz ki bu da 24 Türk lirası Restoranlarda sigara içmek serbest. Nargile ise heryerde içiliyor.

Beyrut hatırası birşeyler alayım, eşime dostuma hediye edeyim derseniz, şehirde büyük alışveriş merkezleri var. Buralarda bol bol bizdeki giyim markalarının mağazalarını ve daha alasını bulabilirsiniz ama bir tane el yapımı ‘Beyrut İşi’ bulamazsınız. Bunun için Hamra’ya gitmeniz gerekir. Ya da biraz daha pahalı olsa da havaalanında bulmanız mümkün.

Şehrin dışında Baalbek, Bibylos, Harissa gibi gidilmesi gereken yerleri de dahil ederseniz Beyrut için üç günlük bir gezi yeterli. Güvenli bir şehir olsa da, heryerde dikenli telleri görmek ve polis durdurup fotoğraf makinenizde çektiğiniz fotoğraflara güvenlik gerekçesi ile bakmak istediğinde biraz tedirgin olabiliyorsunuz. Neticede, Doğu’nun Parisi mutlaka görülmeli, havası koklanmalı, şehrin yeniden doğuşuna ve tarihine tanıklık edilmeli.

 

2 Responses to "BEYRUT-LÜBNAN"

  • Güzel bir anlatım olmuş Bengü Hanım.Küçük fırsatları değerlendirip farklı yerleri gezip görmeniz bize de örnek oldu.

  • Çok güzel yazmışsın Bengücüğüm eline kalemine sağlık. sabah sabah keyifle okudum.

  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir